Deniz Arcak: 90'lar daha samimiydi

"Piyasaya çıkıp avaz avaz bağırmak istemiyorum artık"

90'ların ünlü şarkıcılarından Deniz Arcak,  geçen aylarda Üsküdar Acıbadem’de Deniz Arcak Atölyehane’yi açtı. Atölye'de müzik ve felsefe alanında işinde uzman kişilerle çeşitli dersler yer alıyor. Arcak, "90'larda her şey daha samimiydi. Zaten çoğumuz üniversite öğrencisiydik ve o sıralardaydık. Stüdyoya girer ve çok eğlenirdik. O anlarda çıkardı bazı şeyler. Birlikte yiyip içip müzik yapardık ve çok eğlenirdik gerçekten. Yine piyasa algısı vardı. Para bir şeyleri kirletiyor aslına bakarsan< dedi.

Birgün'den Burak Abatay'a konuşan Arcak henüz bir albüm hazırlığı olmadığını söyleyerek, "Piyasaya çıkıp avaz avaz bağırmak istemiyorum artık. Belli bir vakitten sonra kendi istediklerini ve beğendiklerini yapmak istiyorsun. Büyüdükçe beğendiklerin biraz daha rafineleşiyor. O zaman baktığın yelpaze biraz daha daralıyor. Herkes beğenir mi bilmiyorum" ifadesini kullandı. 

Arcak'ın söyleşisi şöyle: 

Neler yapıyorsunuz?

Deniz Arcak Atölyehane’yi açtım. Bu çok uzun zamandır benim bir hayalimdi. Birlikte öğrenmek, merak ettiklerimizi birlikte keşfetmek istiyordum. Şimdilik bu atölyeyi hayata geçirmekle meşgulüm. 7 yıldır hocalık yapıyorum. Müzikle ilgili de sürekli bir şeyler yapıyorum ama meselem onu ortaya çıkarmakla ilgili. Sanırım usul de değişti. İnternete koyuyorsun ve ne çıkarsa bahtına. Sosyal medyada bir şeyler yapmak bana biraz ayıpmış gibi geliyor. Ama galiba formül bu sanırım.

Bir albüm hazırlığı var mı?

Şarkılar var. Ama nasıl diyeyim? Piyasaya çıkıp avaz avaz bağırmak istemiyorum artık. Belli bir vakitten sonra kendi istediklerini ve beğendiklerini yapmak istiyorsun. Büyüdükçe beğendiklerin biraz daha rafineleşiyor. O zaman baktığın yelpaze biraz daha daralıyor. Herkes beğenir mi bilmiyorum ama albüm yaparsam bizim gibi düşünen birilerine hitap eder elbet.

Endişeleriniz var mı, geri döndüğümde beğenilmezsem diye?

Bir yere gitmedim ki ama. Hep müzik yapıyorum, sahneye de çıkıyorum. Öyle bir endişem yok. 500 bin satmak gibi bir şey de yok aslında. Yeter ki omurgasız durayım. Ben sana sevdiğim şeyleri ikram ediyorum ya, müzik de öyle bir şey. Ben parama bakayım da gerisi ne olursa olsun demiyorum. Daha çok beğendiklerini yapmak ve yaşamak lüksüne sahip olmak istiyorum.

90’larda müziğe başlamış bir insan olarak o günlerde şarkılarınızı nasıl dinleyiciyle buluşturuyordunuz?

Zaten çoğumuz üniversite öğrencisiydik ve o sıralardaydık. Stüdyoya girer ve çok eğlenirdik. O anlarda çıkardı bazı şeyler. Birlikte yiyip içip müzik yapardık ve çok eğlenirdik gerçekten. Yine piyasa algısı vardı. Para bir şeyleri kirletiyor aslına bakarsan. ‘Şöyle yapalım daha çok para kazanalım’ düşüncesi kirletiyor o işleri. Belki de benim algım yanlış. Bilmiyorum.

Yeni jenerasyonda kimler var takip ettiğiniz?

Çok güzel işler var tabii. Birtakım ticari işler de var. Onlar ayrı. Evrencan Gündüz var mesela. Çok şeker bir oğlan değil mi? Süper müzik yapıyor. Gökhan Türkmen diye bir oğlan var. Onu da çok beğeniyorum. Elif Çağlar diye bir kız var. Kalben de çok hoş. Güzel şeyler çıkıyor. Çıkmıyor dersek yalancı oluruz. Onlar da organik çalışmayı beceren insanlar. Evrencan Gündüz bence çok organik çalışan bir oğlan. Bizim o zamanımızda zaten inorganik çalışan pek yoktu. Ki o zaman biz de belki bizden bir önceki jenerasyon için öyle geliyor olabilirdik. Altyapılar, tekno, disko bilmem ne... Ben o zaman ‘tekno kraliçesi’ ilan edilmiştim. Çok saçma! (Gülüyor) Doğrusunu söylemek gerekirse kötü bulduğumuz şeyleri yapmamayı becerdik biz. En azından öyle bir algımız var. Parayı bulalım, gerisi tamam demedik. Şanslıyız birçoğumuz.

Geriye dönüp baktığında özeleştiriniz yok mu? ‘Şunu şöyle yapmasaydım/yapsaydım’ diye…

Hiç çok iyi yaptım diye bir düşündüğüm bir şeyim yok. Ama süper eğlendim! O cebime kâr kaldı. Hâlâ da hayatı eğlenmek olarak algılayan birisiyim. Büyüyünce de eğlenerek verimli bir vakit geçirildiğinin makbul olduğunu anladım. Şimdi muhteviyatı daha zengin eğleniyorum. Ama hiçbir şeyi çok iyi yaptım diyemem. Olan oldu zaten.

Hâlâ her yerde 90’lar çalınıyor ve dinleniyor. Neydi o 90’lar Türkçe Pop furyası öyle?

Bilsem! Hiçbir fikrim yok... Ama dediğim gibi biz gerçekten eğleniyorduk. Samimiyetimiz ve coşkumuz insanlara yansımıştı.

90’ların üzerinden çok da geçmedi. 20-30 yıllık bir zaman. Ama ‘nostalji’ olarak hatırlanıyor.

Haklısın. Çok da uzun zaman değil bu. Zaman da sanırım o kadar çabuk geçiyor ki artık. Şimdi zaman daha çabuk geçiyor diyorlar. Hafta haftaya yapışıyor. Bir Pazartesi ve diğer Pazartesi. ‘Ulan ne ara geçti bu ay?’ diyorsun. İnsanlar hemen unutmak da istemiyorlar o zamanları sanırım. Belki de samimiyetimiz onlara iyi geliyordur. Samimiyet hepimizde hasret kalınan bir duygu olduğundan önemli bir yerde. O dönemin işleri samimiydi.

 Tüketmekle alakalı bir şey belki de. Eskiden müzik kanalında bir şarkıyı beklemek diye bir şey vardı. Şimdi ise Spotify var.

Kolay olan devreye girince değerli olanı ayırmak vakit alıcı bir şey oluyor. Vakit hızlı aktığı için kolay olanları daha hızlı bir şekilde tüketmeye başlıyor insanlar. Belki de dediğin sebeplerden dolayı ‘nostalji’ oldu ve seviliyor. Kolay ulaşılamadı.

90’larda TV’ler de daha renkliydi. Müzik programları, müzik kanalları, renkli TV şovları. Şimdi bu da yok. Hayatımız biraz grileşiyor mu?

Birçoğumuz TV seyretmiyoruz bile. Herkes kendi merak ettiklerine internetten ulaşabiliyor. Bütün dünyada toplumsal bir grileşme var mı derseniz, öyle bir şey var. Genellikle bu tür şeyler birey olarak uygulayabileceğimiz bir şey. Biz birey olarak tercihimizi grileşmekten yana kullanmazsak bu bizim tercihimiz olur ki değerli olan da azdır, çok olsa değerli olmaz. Bunu bilmek lazım. Gri de güzel bir renk bu arada. Siyah ya da beyazda olmaktansa bazen iyi olabilir. Değerlendirmeyi iyi bilmek lazım. Plazalar, beyaz yakalılar... O insanlarla ilgili çok üzülüyorum. Gri mesela onlar mı? Yaşamayı unutup, kepenkleri indirip, sadece beş dakikalığına mutlu olmayı öğrenen insanlar. Senin griden kastın ne?

Sanatın hayatımızdaki yerini yavaş yavaş kaybetmesi…

Benim babam bile bana ‘Şarkıcı mı olacaksın? Önce doğru dürüst bir işin olsun da sonra müzisyen ol’ dedi ki babam CSO (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) konserlerini parkisyonlarından takip eden bir adam. Sanat bizde ‘doğru dürüst bir iş’ olarak algılanmamış bizim zamanımızda. Hâlâ da öyle. Bir iş statüsünde değil. Yaşamı renklendirmek ve kendimizi taşıyabilmemiz için sanat dallarının hepsine muhtacız aslında. Bunu bireysel olarak kendimizde uyandırıp, sonra damladığımız yerlerin uyanmasına sebep olursa renkleniriz herhalde.

Bir sanatçı için nasıl bir düzen olmalı ki üretimi en verimli hâle gelebilsin?

Kişinin kendi kendine tamamlamaya aday ve başkalarına bağlı üretici olmaması gerekiyor. Başkaları da bu üretimi desteklerse ne alâ. Bu yüzden de sahne sanatlarını icra ediyorsanız seyirci çok önemli. Seyircinin yüzde elliden fazla fonksiyonu var. Oynayana değil, oynatana bakacaksın. Söyleyene değil, söyletene bakacaksın. Çok büyük etkisi var seyircinin. Seyirci tırtsa, sahnedeki insanın görevi daha da büyüyor. Hem kendini hem de çevreyi motive etmek gibi. Üretime gelince, o da zaman zaman değişiyor. Değişime ve dönüşüme müsaade etmek lazım. Bundan 20 yıl önce seni farklı şeyler üretime sevk ederken, şimdi farklı şeyler sevk edebilir. Yeter ki senin üretmeye ve bir şeyler yapmayı niyetin olsun şekerim.

Halkta olduğu gibi sanatçılarda da bir yılgınlık seziyorum zaman zaman.

Hayır! Yılmayalım! Yaşadığımız sürece varoluşumuzu teyitetmek için bir sürü fırsatımız var. Ablam bir kitaptan çok güzel bir şey söyledi: “İnsan diye yaratılan bizler bir sanat eseri olmaya adayız. Bunun için çalışmamız lazım” Ama benim görevim seni sanat eseri haline getirmek değil. Önce kendini inşa etmeye bak. Bir elli yıl daha yaşamayacağız. Yılmak için vaktimiz yok. Kendini revize etmen lazım, yapabileceğin şeylere bakmamız lazım. ‘Challenge’ dediğimiz bu olaylar, zorlukların, yılgınlıkların hepsi bizi farklı yerlere taşıyacak şeyler. Ne zaman öleceğimiz belli değil, yılmamak gerekiyor bu kısacık hayat için.

Nasıl sahneye çıktınız?

Annem babam beni küçükken bir gösteriye götürdüklerinde hep sahnede bir yer bulurdum kendime. İlk sahne tecrübem de anaokulunda 6 yaşında ‘Atam sen ölmedin kalbimizde yaşıyorsun’ adlı eseri canlandırırken su çiçeği çıkarmamla olmuştur. Kırmızı puantiyeli elbisemi tamamlamıştır. Benim için en uygunu sahneydi. Aileme anlatmaktan vazgeçip sahneye çıkarak göstermek istemiştim. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Nur Subaşı’nın yönettiği bir oyuna arkadaşım beni itmişti. İtilerek sahneye çıkmıştım. Senin içinde sahne coşmuşsa bir şekilde çıkarsın. Nerenin mahsulüysen ait olduğun yere illaki dönersin. Ama ne yazık ki sanat etkinlikleri ülkemizde layığını bulabilmiş değil.

Neden?

Hepimizin suçu var. Demek ki biz de değerinin altını çizerek yapamıyoruz. Son yıllarda birbirine saygıyla ilgili çok büyük bir çöküş başladı ülkemizde. Belki hep vardı. En acayip lider Atatürk’müş. Sonrasında da İnönü. Ama onun sonrasında çöküş tıkır tıkır devam etmiş. Bana soracak olursan Ecevit dışında hep bir çöküş olmuş. Değerlerle ilgili bir çöküş bu. Bizim belki de daha fazla sahip çıkmamız lazım. Ben kendi atölyemde bu çöküşün karşısında ayakta durmaya çalışıyorum. Herkes kendi durduğu yerde bir şeyler yapabilir.

Bir arada güzel işler yapacağız, yakındır

Ama kentte de kültür sanat alanlarında bir dönüşüm var.
Bunlara takılmamı lazım. Anda olup bitenle kendimizi inşa etmemiz lazım. Yapabiliriz de. Biz Türklerin zekasının, pratikliğinin hiç küçümsenemeyecek boyutta olduğunu düşünüyorum. Çok gezen bir insan değilim ama Avrupa ve Amerika’da çocukları gördüğümde Türk çocuklarının farklı olduğunu görüyorum. Onlar iki boyutlu, çizgi film gibiler. Biz de 5 boyutluyuz. Gerektiği zaman çok güzel bir araya gelebilecek bir milletiz. Bence bir arada çok güzel işler yapacağız, yakındır.

Umut sahip olduğumuz en güzel şey herhalde?

Kesinlikle! Olmasa hepimiz ölelim!

Bizim akranlarımız her seçimden sonra memleketi terk etmeyi düşünüyor. Ona ne demeli?

Çocuğum olsa ne düşünürüm bilmiyorum ama ben gitmem. Ben bu toprağın çocuğuyum beğendiklerimle, beğenmediklerimle. Bir şeyler öğrenmeye giderim elbette. Gelip öğrendiğim o tohumları buraya ekerim. Buradan gitmem. Dün düşündüğüm bugün bana saçma gelebiliyor. İki gününü aynı yaşayan zarardadır. Dönüşüm ve değişim asıl olandır. Gerçek yurtseverliğin vatanında kalıp burası için gayret etmek olduğunu düşünüyorum.

■ Şarkı sözleri yüzünden şarkıcılar tutuklanıyor, tiyatrolar yasaklanıyor. Hükümetin sanat üzerinde kurduğu bu baskıya siz ne diyorsunuz?

Zorluklar bizi daha akıllı, daha dayanıklı ve daha kuvvetli kılacaktır diye düşünüyorum. Olan bitenin olumsuz tarafında kalmanın kimseye bir faydası olacağını düşünmüyorum. Daha aydınlık, daha perdesiz, daha tozsuz topraksız bir düşünce yapısıyla gidebileceğimize inanıyorum. Hiçbir düşüncenin hiçbir şeyin sonu gelemez. Dedem derdi ki, ‘Allah çeşit sever. Sevmese niye zahmet etsin bunca çeşide, öyle değil mi?’ Yani sonuç itibariyle çeşitler olacak istense de, istenmese de. Çünkü hilkat bu. Herkes kendi özünü yaşamakta kararlı olursa, her tohum kendi tarlasında biter. Hayatı tek bir süreç için değerlendirmemek lazım.

 

Etiketler

İLGİLİ HABERLER


Müzik Dinle kamera kilama film ekipman kilama Haber Güncel Haber Spor Saç Ekimi hair transplant Prp Kaş Ekimi Spor haberleri Çikolata Maskesi Kurumsal Yazılım